26 Ocak 2017 Perşembe


25.01.2017 tarihinden itibaren, film incelemelerini ve film haberlerini canavarfilmler.com adresinden yayınlamaya devam edeceğim, 

Esenlikle kalın.
Emirhan G.

24 Ocak 2017 Salı

The Accountant - Hesaplaşma (2016)


Filmin incelemesini yazmadan önce Türkçe adına bir bakayım dedim. Aman Allahım. Birileri beni vursun... Bu kadar mı zor 'Muhasebeci' yazmak ya? Bu ne cesarettir yiğidim.

Öncelikle otizm ile ilgili bir kaç bilgi vermek istiyorum izninizle. Erken çocukluk yaşlarında başlayan, sosyal ya da duygusal olarak iletişim kurma duygularına zarar veren ve beyinin gelişmesini önleyen bir zihinsel rahatsızlıktır. Otistik bireylerin fiziksel bir teşhis ile belirlenebilmesi çok zordur ve bazı otistik bireyler belirli alanlarda ultra canavar seviyelerde uzmanlaşabilme olanaklarına sahiplerdir. Bunlara savant otistik bireyler denir. Benim anladığım kadarıyla ise filmimizin ana karakteri Christian Wolff da bir savant. Yanlış anlamış isem lütfen düzeltin.

Filmi izlerken 2-3 farklı film izliyormuş gibi hissetmeme sebep olan olaylar yaşadım. Spoiler vermeden en uygun şekilde anlatacağım.

1. Bölüm

Filmin farklı filmlermiş gibi algılanmasını sağlayan bölümlerden ilkini şöyle açıklayabilirim.

Gayet oturaklı ve otizm üzerine fikirler verecekmiş gibi ilerleyen, matematiksel keskinliklerle ifade edilen kamera çekimleriyle dolu, tam olarak bir zeka ürünü gibi gözüken ve aşılanan yalnızlık duygusu veriliyor en başta izleyiciye. Otizmli karakterin davranışlarını izlemek açıkçası bana keyif ve farkındalık verdi. Bunların yanında, adamlık ve sağlamlık duygularıyla yetişmiş albay bir babanın boyunduruğu altında yetişmenin verdiği zorluklara da değinilmesi filmin gidişatını hep farklı yönlerde etkiledi. Bir yere kadar çok güzel gidiyordu ve hep aynı çizgide kalsaydı daha iyi olabilirdi.

Buraya bir replik bırakmak istiyorum bu bölümü özetlemesi için:

-Seni sevmiyorlar, senden hoşlanmıyorlar. Senden korkuyorlar. Sen farklısın. Eninde sonunda farklı olan insanları korkutur.

2. Bölüm

Dananın zortladığı yer burası oluyor filmde. Her şey gayet stabil ve kesin bir düzen içerisinde ilerlerken dağılmaya, yıkılmaya başlıyor birden. Ana karakter Christian'ın hayatı hakkında daha fazla şeyler öğreniyoruz. Öğrendiğimiz şeyler,  bizim "yuh artık bu kadar da olmaz" demememiz için yönetmen/yapımcı/senarist üçlemesinden gelen alttan beslemeler. İyi güzel ama, başarmışlar.

Yanlış olan şey, 2. bölümdeki düzensizliğin ve kaosun birinci bölümdeki sıradanlığa ve düzene hiç uymuyor oluşu. Açıkçası ben onun devam etmesini isterdim. Opsesif kompulsif kişiliğimden olsa gerek.

3. Bölüm

Ana karakterimizin silahı eline almasıyla John Wick'e dönüşmesini konu alıyor.


Tüm bu eleştirilerin üstüne birkaç güzel şey de söylemek istiyorum. Filmin çok sevdiğim bir özelliği vardı. O da çok fazla ters-köşe yapması. Tabi sevdiğim özelliğin bir de sevmediğim bir yanı var, o da bazı ters köşelerin çok anlaşılabilir olması. Hele ki bir tane var, bağıra bağıra ben geliyorum diyor.

Bunların dışında, senaryo her ne kadar kopuk olarak aktarılmış olsa da gayet başarılıydı. Ben Affleck'in oyunculuğu ise gayet göz doldurucuydu. Anna Kendirck'in canlandırdığı Dana karakteri ise filmin en gereksiz ayrıntılarından birisiydi herhalde. Onun yerine çok daha farklı duygusal ortamlar yaratılabilirdi diye düşünüyorum. Yine de belirtmek isterim ki tüm bunlar filmi kötü bir film yapmıyor. Sadece olumsuz taraflarına değiniyorum.

Film canavar mı? canava- olabilir.

canavarfilmler puanı: 7.5



Meraklısına fragmanı:



23 Ocak 2017 Pazartesi

The Dark Knight - Kara Şövalye (2008)


Öncelikle şunu söylemek istiyorum, bu filmin incelemesini yapmak benim için planlanmış bir şey değildi. Şuan yazmakta olduğum incelemenin Heath Ledger anısına olmasını istiyorum. Çok büyük oyuncu.

Christopher Nolan, adını duyunca sağlam bir şeyler gelecek izlenimini uyandırmakla kalmıyor, buna inandırıyor. O yüzden bu filme, Nolan'ın oluşturduğu psikopat ve karanlık Joker karakterine, ayrı bir yer ayırdım kalbimde. Şuana kadar izlediğim en iyi film derken hiçbir çekincem olmuyor bu sebepten ötürü.

Batman Begins ile başlayan Nolan'ın üçlemesi diyebileceğimiz serinin 2. filmi olan The Dark Knight, üçlemenin açık ara en iyi filmi. Bu incelemede anlatacağım şeylerin hiçbirisine katılmak zorunda değilsiniz elbette. Sadece düşüncelerimi ve hislerimi yazacağım.

Batman karakteri, sadece DC evreninin oluşturduğu değil, tüm süper kahraman evrenlerinin oluşturduğu en iyi süper kahramandır kanımca. Bunu söylememin sebebi fantastik olarak barındırdığı şeylerin neredeyse olmaması. Batman'in bu sıradanlığının en iyi açıklandığı film ise bu yapımdır. Ne animasyonlar ne de Tim Burton'ın, Batman'i.

İncelemeyi yazarken aynı anda arka plandan filmin efsane müziklerini yapan Hans Zimmer'ı dinliyor olduğumu da belirtmek istiyorum. Çünkü bu film ve üçlemenin devamı, müzikleri olmadan verdiği etkiyi asla veremezdi. Söylediğim her şeyde çok kesin konuşuyorum karşı çıkan varsa fikirlerini dinlemeye her zaman açığım. Soundtrack albümündeki I'm Not a Hero müziği ise tam olarak filmin bize vermek istediği mesajı açıklıyor.

Joker karakterine değinmek istiyorum birazda. Bana hissettirdiği tüm duyguları yazacak olursam sizi uzun bir incelemeyle baş başa bırakmış olurum ve sizi böyle bir yük altına sokmak istemiyorum. Buradaki en büyük pay Heath Ledger'a ait elbette. Rolü aldığı zaman kendisini 3 ay boyunca otel odasına kapattığı için değil. Tek seferde çekilmesi gereken bir sahnenin (hastane patlama sahnesi) olması gerektiği gibi işlemediği halde, doğaçlama yaparak filmin en iyi sahnelerinden birisini bizlere sunduğu için de değil. Ya da kanunlar için çalışan Harvey Dent'in kafasını bulandırıp onu tam bir deliye çevirdiği için de değil. Bizlere herkesin içinde bir parça da olsa manyaklık olduğunu, bunun sadece gün yüzüne çıkmayı beklediği fikrini sorgulamamızı sağladığı için hiç değil. Tam olarak, bu role her şeyini vermek için olağanüstü çaba sarf edip sonunda kendi yarattığı deliliğe kurban düşerek intihar ettiği için. Şüphesiz ki çağının en iyi oyuncuları arasında gösterilmeyi sonuna kadar hak ediyor.

Filmin müziklerinin heyecanı her zaman üst seviyede tutmasının olağanüstü bir çalışma sonucunda ortaya çıkan bir sonuç olduğu aşikar. Christopher Nolan ve Hans Zimmer ikilisine buradan ne kadar minnetlerimizi sunsak az olur diye düşünüyorum.

Joker'i bu kadar özel yapan ne mi? Joker'i bu kadar özel yapan şey Christopher Nolan'ın Joker'i baştan yaratması ve bunu yapabileceği en iyi şekilde yapması. O kadar iyi ki düşünün, bir yerde Joker ismini duysanız aklınıza hangi Joker gelir?

Joker'in manyaklık , sosyopatlık ve psikopatlık seviyesinin ölçülemediği filmde tek uğraşının Batman olması ve başka bir şey ile ilgilenmemesi ise en çarpıcı detaylardan. Öyle ki, elinde Batman'i öldürmek için şans olmasına rağmen bunu onunla daha fazla eğlenmek için yapmıyor. Ya da sırf Batman'in de kendisi gibi deli olabileceğini, normalliği sorgulamasını istediği için Batman'in kendisini öldürmesini bile istiyor. Tüm bunların üstüne, bu karakteri izlemeden tabi ki onu hissedemeyeceğinizi belirtmek isterim. Zaman kaybetmeyin.

Joker, Heath Ledger

Süper kahramanlık konusuna gelince, bildiğimiz süper kahraman filmleri şu şekilde işler: İyi adam, kötü adam, dövüş ve mutlu son. Bu filmde ise her şey çok farklı. Spoiler vermemek için kendimi yırtıyorum ama vermeyeceğim. Tek bilmenizi istediğim şey süper kahramanlığın uçmakla, süper canavar aletlerle ya da Batmobile'a sahip olmak ile olmayacağını anlıyorsunuz. Christopher Nolan'ın Batman'i , çok farklı bir boyutta. Bir daha o seviyeye ulaşılabileceğini sanmıyorum kişisel olarak.

Şimdi şunu diyebilirsiniz, filmin hiç mi kötü yanı yok? Her şey mükemmel mi? Bana kalırsa evet. Süper kahramanlık algısından olsun, Joker'in deliliğinin her kırıntısını hissettirmekten olsun, her şeyden dolayı bu film Batman adı altında çekilmiş en iyi film.

Şuraya tüm filmi özetleyen bir replik bırakıyorum, bunu sakın unutmayın:

Ya bir kahraman olarak ölürsün, ya da kötü adama dönüştüğünü görecek kadar uzun yaşarsın.
-Harvey Dent

Film canavar mı diye sormama gerek yok.

canavarfilmler puanı: 9.9


Meraklısına fragmanı:



22 Ocak 2017 Pazar

Miss Peregrine's Home for Peculiar Children - Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (2016)


Çok net hatırlıyorum, Ağustos ayıydı. Uzun zamandır beklediğim Suicide Squad filmini IMAX'de izlemek için İstinye Park'a koştur koştur yetişmiştim. Film bitti, hayal kırıklıkları, kafamda düşünceler falan, (buraya başka bir gün geleceğiz) salondan çıkarken boyumdan büyük bir posterde bu filmi gördüm. Afişte çok fazla renk, uçan kızlar, falan filan saçma şeyler vardı. Tabi o zamanlar böyle bir serinin varlığından bihaber, boş boş düşüncelere kapılıyordum. Yine saçma fantastik filmlerden birisi olur diye düşündüm. Ta ki yönetmenin adını görene kadar: Tim Burton.

Bu film için inceleme yaparken en büyük kısmı yönetmene ayırmak istiyorum. Hepimiz Tim Burton'ı yaptığı filmlerden az çok tanıyoruz. Corpse Bride, Batman gibi filmlerin efsane yönetmeni, kendisine has tarzı, çizimleri, animasyonları ve en sevdiğim yapımı Edward Scissorhands ile kalplerimize taht kurmuş birisi.

Onun yarattığı dünyalardaki solgunluk ve tekillik adeta bir karakter özelliğiymişçesine sırıtırdı her filminde. Sırıtırdı diyorum çünkü bu filmde yaşadığım hayal kırıklığı ve şok öylesine büyüktü ki "Ne izledim ben böyle?" diye sordum kendi kendime. 

Uzun süre New York Times Bestseller olan Ransom Riggs'in yapımlarından hiçbirisini okumadığım (ve büyük ihtimalle okumayacağım) için filmin konusunun basitliğini ya da çocuksuluğunu kötülemek istemiyorum. Bir kaç gerçek var ki o da şu, filmin potansiyeli çok yüksek. Fakat bir şekilde aceleye getirilmiş hissi veriyor seyirciye. Bunların dışında Barron (Samuel L. Jackson) ve Miss Peregrine (Eva Green) karakterleri, aktörlerden olsa gerek, aşırı canlı ve başarılıydı. Filmin en büyük artısı diyebilirim, oyunculukların böylesine güzel olması. Karakterlere ait alt hikayenin çok fazla yüzeysel kalması ve onları desteklememesi ise, beyaz perdeye uyarlanırken eksiltilen metinlerden olsa gerek, çok zarar vermiş filme. Kitabı okumadım ama su götürmez bir gerçek, kesin yapmışlardır bu yanlışı.

Filme gelirsek, yapımın Tim Burton'dan çıktığını anlamamı sağlayan tek şey, Barron karakteri ve Hollow adı verilen yaratıklar. Onlar ki, biz Tim Burton'ın zekasından çıkma yaratıklarız diye bağıran şeyler. Keşke gelirken bir kaç bir şey daha getirseydiniz kardeşim.

İşte tam olarak bunlardan istiyoruz Tim abi!

Görsel efektlerde ise, görünmez yaratıklarla (Hollows) savaştıkları kısım baya etkileyiciydi. Şimdi bunu söyleyerek spoiler vermiş gibi olduğumun farkındayım, fakat böyle bir olayın olacağını tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Sonuç olarak o kadar da komplike bir film değil. Onun dışında kalan ağzından arı çıkan çocuk, kafasının arkasından yemek yiyen kız, ya da görünmez olan çocuk gibi basit görsel efektler çok fazla etkileyici olamamış olsa da azıcık Tim Burton kokusu almak mümkün. En iyi kısmı ise, Miss Peregrine'in döngüyü yeniden sarma anı diyebilirim.

Döngüye gelince, şöyle kısa bir açıklama yapma gereksinimi hissediyorum. Ymbryn adı verilen varlıklar, filmimizde bu kişilerden birisi Miss Peregrine oluyor, zamanı kontrol etme konusunda özel yeteneklere sahip. Bu varlıklar, dünya genelinde Tuhaf Çocukları bulup onları kendi koruması altına alıyor ve mükemmel bir uygunluğa sahip olduğunu düşündüğü bir günde kendilerini dış dünyanın etkilerinden ve zorluklarından korumak için bir döngüye kapatıyor. Böylelikle sonsuza kadar sürekli aynı günü yaşayıp, hiçbir tehlikeye maruz kalmadan bir gün bile yaşlanmıyorlar.

Tabi ki olmazsa olmaz kötü adamlarımız, bu filmde spoiler vermemek için söylemeyeceğim bir sebepten ötürü bu döngülere rahat vermiyor. Filmin ana konusu basit olarak böyle gelişiyor.

Filme her ne kadar düşük bir puan vermek istesem de Eva Green'in oyunculuğu ve çok da nadir olsa arada bir filmin yönetmeninin Tim Burton olduğunu hissedebildiğimiz için buna gönlüm el vermiyor.

Film canavar mı? can-  olabilir ancak.

canavarfilmler puanı: 6.4


Meraklısına fragmanı:





21 Ocak 2017 Cumartesi

Rogue One: A Star Wars Story - Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi (2016)


A long time ago, in a galaxy far far away...

Eminim bunu okuduktan sonra sizin kafanızda malum müzik çalmaya başlamıştır bile. Tüyler diken diken olurken siyah arkaplan üzerine mavi renkle yazılmış yazı kaybolup arkadan Star Wars yazısını bırakırken her seferinde ayrı bir tat alırım kendimce.

Son zamanlarda artan, eski serilerin yeni devam/başlangıç filmlerini çekme modasına ayak uyduran Star Wars, Force Awakens'ın konusunun sıradanlığından dolayı biraz hayal kırıklığı yaratmıştı açıkçası. Bu sebepten dolayı Rogue One'ı içimde büyük umutlar barındırmamaya çalışarak (başaramadı) izledim.

Öncelikle seri hakkında kısa bir özet geçmem gerekiyormuş gibi hissediyorum çünkü saçma bir şekilde tüm serinin sırasını karıştırıp allak bullak ettiler. Halbuki bırakın insanları çıktığı sırayla izlesinler niye boyunduruk altına sokuyorsun ki?

Şimdi, öncelikle seri 1977 yılında yapılan Star Wars: A New Hope adlı film ile başlıyor ve bunun akabinde 2 film çekilip bırakılıyor. Tabi ki o zamanların teknolojik imkanları izin vermediği için yapılamayan ama filmde bahsi geçen önemli şeyler var, Klon Savaşları gibi. Sonra 1999 yılında filmin yönetmeni ve aynı zamanda yazarı olan George Lucas abiciğimiz diyor ki: "Neden yeni bir üçleme çekip ilk üçlemede anlattıklarımın öncesini anlatmayayım? Kitle var, imkan var, o zaman para kazanmalı." diye düşünüp işe koyuluyor. Buraya kadar her şey normal, iyi, güzel, hoş. İş bundan sonra oluşan 6 filmi sıralamaya gelince işler canavarlaşıyor ve insanların kafasını karıştırmak ve anlamalarını zorlaştırmak için diyorlar ki: "Biz bu sonradan çıkardığımız üçlemeyi, hikayenin öncesini anlattığı için yeni bir sıralamayla en başa koyalım ve ilk çektiğimiz efsane olan, yeri göğü oynatan mükemmel üçlemeyi de 4-5-6 diye dizelim. Sonra da insanların kafası karışsın."

Bir film serisinin tutkunu olmak, seri bittikten sonra çıkan her filme yapabildiğimiz kadar çemkirmek sonra da onu gidip defalarca izlemek zorunluluğunu getiriyor. Ben de bu grubun önemli üyelerindenim. Bu sebeple, yeni çıkan her filme ne kadar da kızsam gidip izliyorum ama bu film, beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı.

Rogue One, hikaye olarak yazının öncesinde de bahsettiğim serinin ilk filmi olan (o canavar sıralamayı kabul etmiyorum) A New Hope'un öncesi ve 1999 da başlayan ikinci üçlemenin sonrası. Yani iki üçlemenin ortası diyebiliriz.

Filmin konusu şöyle, güzeller güzeli Jyn (Felicity Jones) ailesini genç yaşta kaybedip Onderon Asilerinden Saw Gerrera (Forest Whitaker) tarafından belirli bir yaşa kadar yetiştirildikten sonra kendi ayakları üzerinde durmaya başlıyor. İmparatorluğun Death Star'ı yeni inşa etmekte olduğu dönemde geçen film, içinde Jyn'in de bulunduğu bir grup asinin Death Star'ın planlarını almak için bir göreve çıkmasını konu alıyor.


Bu arada, yeniden programlanmış bir İmparatorluk droidi olan K-2SO dan da bahsetmemiş olmak istemiyorum, şuraya koyayım içimde kalmasın.


Spoiler vermemek için kendimi yırttım, hikayeyi kırptım biçtim yukarıdaki ufak paragraf çıktı. Ama bana güvenin ki, film bundan ibaret değil. İzleyip görmeniz lazım, izleme keyfinizi kaçırmak istemiyorum. Son olarak şuraya filmden bir alıntı bırakmak istiyorum.

-Dikkatli olun da kendi arzularınızda boğulmayın, Direktör.
Darth Vader

Film canavar mı? Tabi ki de canavar!

canavarfilmler puanı: 8.5

Meraklısına fragmanı:


20 Ocak 2017 Cuma

Passengers - Uzay Yolcuları (2016)


Günümüzden ileriki bir tarihte, gezegenler arası, hatta galaksiler arası yolculuğun mümkünleştiği bir zaman diliminde geçen filmin konusu, Dünya'yı terk edip, 120 yıllık bir yolculuk ile daha önce hiçbir canlının elinin değmediği bir gezegene doğru yola çıkan uzay gemisinin içerisinde dondurularak uyutulmuş bir şekilde seyahat eden 5000 yolcunun arasından, iki kişinin, varışa 90 yıl kala uyanması.

Özensizce hazırlanmış karakter altyapıları, özellikle Aurora karakterinde oldukça sırıtırken, Jim karakterinde biraz temeli sağlam bir şeyler ortaya çıkarabilmiş. Anlatmak istediğim şu; eğer filmin içerisinde bir detay veriyorsanız, filmin devamında bu detayı havada bırakmamanız lazım. İzlediğinizde -eğer izlerseniz- ne söylemek istediğimi anlayacaksınız.

Filmin en şanssız yönlerinden biri olarak nitelendirebileceğim özelliği ise, çok yüzeysel olarak 2014 yapımı Interstellar filmini andırmasıdır. Bu sebepten dolayı istemsiz olarak haksız bir rekabete sokulduğu doğru. Fakat bu rekabetin içerisine girmese filmin ederi nedir deseniz, canavarlık edip düşünüyormuş gibi yaparım.

Filmin göz ardı edemeyeceğim kadar güzel olan görsel efektlerini ve Jennifer Lawrance'ını konu dışında tutarsak, 2014 yapımı The Imitation Game ile Oscar'a aday olmuş olan ünlü yönetmen Morten Tyldum'un adına yakışmayan bir performans sergilediğini belirtmek isterim.

Yine acımasız bir karşılaştırma olarak, bu filmin ve konseptin (uzayda yalnız kalmış, çözmesi gereken sorunları olan insanlar) bana 2013 yapımı Gravity'i anımsattığını da belirtmek isterim. Buradan sevgili film yazarlarımıza sesleniyorum. Lütfen artık, bir erkek bir kız uzay gemisinde yalnız, temalı filmler yapmayın. Sıkıyor artık.

Oyunculuklara gelirsek, Oscar ödüllü güzelimiz Jennifer Lawrance'ın (Aurora) performansı beni kendisine yeniden hayran bıraktı diyebilirim gönül rahatlığıyla. Chris Pratt (Jim) ise, her ne kadar rol arkadaşının gölgesinde kalmış olsa da idare eder bir performans sergilediği konusunda fikir birliğine varabileceğimizi düşünüyorum. Özellikle bu kadar dar bir oyuncu ekibine sahip filmlerde, her şeyden daha fazla önemli olan, duyguyu kısıtlı imkanlarla hissettirme konusunda, çabalamış olduğunu hissedebildim.

Filmin mantık hatalarını ve akıl almazlıklarını bir kenara bırakırsak, Interstellar'a oranla çok fazla düşünmenizi gerektirmeyen, etkisi 10-15 dakika süren ve tadımlık diyebileceğimiz tarzda bir film.

Spoiler-free incelemelerimden dolayı filmde kafamı yememe neden olan en büyük ve en sinir bozucu şeyi söyleyemeyeceğim ama eminim ki bunu siz de fark edeceksiniz. Ben size sadece "Autodoc" diyorum, eminim ki filmden çıkınca neyden bahsettiğimi anlarsınız.

Peki film canavar mı? Üzülerek söylüyorum, olsa olsa canav- falan olur.

canavarfilmler puanı: 6.8


Meraklısına fragmanı:

19 Ocak 2017 Perşembe

La La Land - Aşıklar Şehri (2016)


La La Land'in, incelemesini yazacağım ilk film olması benim için aşırı derecede heyecan verici. Şahsım adına söylemek gerekirse filmi ikinci kez sinemada izlediğimde aldığım keyif ile beşinci kez izleyeceğimde alacağım keyif aynı olacak.

Caz nedir?
-Bir iletişim biçimidir.
-Bir yolculuktur, maceradır.
-Öngörülemeyendir.

Caz'ın hayatımızdaki yeri nedir diye soracak olsam dururuz bir şöyle. Bir ağırlık var adında bir yoğunluk. İnsanı tedirgin eder çoğu kez, belki de huzursuz. Filmdeki Sebastian'ımızın (Ryan Gosling) uğrunda savaşmak için yola çıktığı umutlarının ana maddesidir caz. Hayallerinin peşinde koşmak ve oyuncu olmak için eğitimine ara veren Mia'mızın (Emma Stone) karşısına çıkan beş parasız ama tutkulu adamın yaşam biçimidir caz.

Hayallerinizin peşinden koşun. Ana mesajı bu filmin, eğer basite indirgemek istersek. Basit derken bilmem kaçıncı dereceden kökünü falan almak lazım sadece bu çıkarımı yapabilmek için, öylesine insanın ruhuna işleyen bir film.

Peki nedir bu filmi bu kadar derin yapan? Bana kalırsa en büyük olay yönetmende bitiyor. "Whiplash" adlı bir başka canavar filmden de tanıdığımız Damien Chazelle bu filme öyle bir etkisini bırakmış ki, aslında günümüzde geçen bu yapımdaki 70'ler kokusunu derinlerimize kadar hissediyoruz.

Sadece bu mu peki filmi güzel yapan? Tabi ki değil. Renkler! Evet, renkler. Çok yoğun ve bariz bir şekilde kullanılan ana renkler. Göz estetiği denilen şeyi yönetmenimizin yakalayabildiği o kadar bariz ki, filmin masalsı dünyasını sırıtarak izledim her seferinde.

Peki bu dünyayı masalsı yapan renkler mi? Hayır değil. Filmin müzikal olması!

Toplum olarak, müzikal filmlere endişe ile baktığımız doğru. Aynı sebepten dolayı toplum olarak özgüven, sanat, kültür tarzı şeylerde de gelişemiyoruz. Neyse ki ben sadece film incelemesi yazmak için buradayım. Toplum arızalarından konuşmamı duymak isteyeceğinizi sanmam.

Filmin oyuncuları ise -Emma Stone, Ryan Gosling- filmi efsane canavar yapan önemli unsurlardan. Neyse ki bunu sadece biz farketmemişiz, ikisi de Golden Globe'da, En İyi Oyuncu (Kadın/Erkek) ödülünü aldı. Hakettiler mi? Sonuna kadar.

Ufak bir paragrafta fazla da uzatmak istemeden filmin müziklerine değinmek istiyorum. Müzikal bir film yapıyorsan eğer tabi ki bu konu başlığı altında uzun uğraşlar ve çabalar vermen gerekiyor doğal olarak. Justin Hurwitz'in eline sağlık. Bu kadar eğleneceğimi tahmin etmiyordum.

Son olarak söylemek istediğim şey, bu filmi tüm bu saydıklarımdan daha fazla özel yapan bir şey var. Doğallığı ve olabilirliği. Spoiler-free bir hayatı düşlediğim ve bu yolda çabalar sarfettiğim için pek fazla açamayacağım söylediğimi. İzledikten sonra neyden bahsettiğimi anlayacaksınız.

Peki film canavar mı? Bu kadar övgünün üstüne elbette canavar.

canavarfilmler puanı: 9.7 (emin olun gelecek filmlerde bu kadar bol keseden oy vermeyeceğim)


Meraklısına fragmanı: